Yaşamı sorgulamakla birlikte attığı adımları onu belirsiz bir mahallenin kuytu bir köşesinde duran asmaaltında çay içmeye götürdü. Yaptığı eylemlere hiç bir zaman başkaları kadar anlam yüklemeyip yine bir çay söyledi nedensizce. Çay içesi mi vardı ? Her zaman ki gibi hayır ama koşullar gereği bunu yapmaya ihtiyaç duydu. Peki her zaman böyle mi yapmıştı , yani 37 yıl koşullar gereği mi gerçekleştirmişti eylemlerini ? Yarısı çay altlığına dökülmüş üstelik süzgeçli dediği çay süzgeçsiz bir şekilde gelmişti önüne ziyanı yoktu zaten çayı düşünecek kadar kafası rahat değildi. Yıllar bir an durmamış onu yavaş yavaş yalnızlaştırmıştı. Daha önceleri ne kadar ilişki trafiği varsa şimdi bir o kadar da kafa dinginliğine sahip bir adamdı. Bu dinginliğin ona bu denli sorun yaratacağını hiç düşünmemişti. Bir türlü kendini gerçekleştiremiyor olmanın acısı içinde her gününü ziyan ediyor bir çare bulmak için avareliğe danışıyordu ama bu danışma onu hep bir diğer güne aktarıyor günler böyle akıp gidiyordu. Acı çekmesi normal miydi her insan böyle düşüncelere dalıp günlerini heba eder mi yoksa bu sadece bir bunalımın göstergesi miydi ? Tek isteği kendini var etmek , bilinçli bir konuma geçip farkında olmayı istemesiydi.
Çayın içinde ki şekerin erimesini izlerken daldığı düşünceler , küçük damlalar ile başlayan yağmurun asmaaltında ki yaprakların arasından saçına düşmesi ile son buldu. Hissetmek acaba gerçekten bu su damlasının bedende oluşturduğu gibi bir şey miydi ? Yoksa hepsi birer yanılsamadan mı ibaretti.. Herkesin baş harfini kazıdığı bodur masaya ücreti bırakıp avareliğine dost olmak için yürümeye başladı. Bunalımda olan insan bunalımda olduğunu hisseder mi yoksa bir başkası tarafından mı konulur bu teşhis ? Kendisine açık sözlü oluşu mu onun bu denli canını sıkıyordu , acaba diğerleri gibi kendisine bile yalan mı söylemeliydi. Denemişti bunu 1-2 günün ardından sanki vücuduna uyuşturucu alıyormuş da aptal bir gülümseme halinde dolanıyormuş gibi hissetmişti. Hemen bu illeti bırakıp canını sıkmaya koyulmuştu , tekrar başlamıştı gerçekleri kendine aktarmaya. Bu seferde canını sıkan bu gerçekler - gerçekten - gerçek miydi ? Yoksa yalan bir şey için hiç sıkmaya gerek yoktu canını. Bu aynı kendine yalan söylemek gibi bir şey olurdu.
Değişim hakkında düşünemeden alamıyordu kendini. Doğum anından itibaren bir değişim olabilir mi yoksa hep aynı mı kalırdı insan. Kendini gerçekleştirmek bir değişimin parçası mı yoksa sadece kandırmaca mı ? Taş sokaklar ve içinde su dolu kaldırımlarda yürürken birer birer paçalarını ıslatan mayın tarlası misali sinsi taşlar eninde sonunda çamur olacak pantolonunu dövüyordu. Aldırmadı bugün olmaz ise yarın illa ki bir yerlerde pislenecekti zaten. Önüne geçilmeyen bir yazgı.. Bu denli basit açıklanabilir mi peki ? Akışına bırakılabilir mi her şey , doğduğu andan itibaren zaten kendini mi gerçekleştirmişti artık çok geç ise ne anlamı vardı kirlenmeyecek bir pantolonun.
İfade edemediği şeylerin varlığı onu konuşmamaya zamanla dilin varlığından şüphe etmeye itmişti. Hepsi beyninde düşünce olarak saflığını korumalı dile yansımamalıydı böylelikle bir nebzede olsa gerçekliğini yitirmemiş olacağına inanmaya başlamıştı.
Yatağına geri döndüğünde duvarda ki beyazlığın diğer griliğe ayak uydurduğunu gördü gerçekleşen bir şey mi olmuştu , değişim mümkün müydü yada sadece bir aldatma mı ?
Sevgi ve Gerçekle kalmaya çalış okuyucu..
