25 Temmuz 2015 Cumartesi

Kutu

      Sert aynı zamanda disiplinli bir babanın oğluydu. Kendisini bildiğinden beri babası ile birlikte hiç anısı yoktu. Acaba hep mi böyleydi  babasıyla olan diyaloğu yoksa bebekliğinde hiç saçlarını okşamışmıydı. 18. yaş gününde artık olgunluğa adım atacağı bu özel günde bile babası diğer günlerden farklı davranmıyordu. Nefret etmiyordu babasından sadece birkaç anı belki biraz da sevgi hareketliliği bekliyordu. Bir arkadaşının evine gittiğinde yada dışarıda ahbap gibi dolanan baba-oğul gördüğünde sanki midesinde bir yumruk hissediyordu. Birkaç defa aralarında ki anlamsız buz dağını kaldırmak için girişimde bulunmuştu ama babası hiç oralı olmadı.

      18. yaş gününün akşamında kafasında ki baba modelini artık oturtmuştu , biraz geç de olsa. Babasının huyu yada karakteri böyle olmalıydı. Yine de bunu kafasına takmamazlık yapamıyordu. O gece tam odasının ışığını söndürecekken babası içeri girip eline bir anahtar tutuşturdu ve ekledi - bu anahtar hep içinde ne olduğunu merak ettiğin bodrumda ki kutunun anahtarı. Bu cümleyi söylerken babasının kendisine karşı ilk defa böyle tiz bir ses ile hitap ettiğini farkına varınca kutunun içindekilerini daha fazla merak etmeye başladı. Ne yazık ki bu merakı çok uzun sürmedi. Bodruma doğru yol alacakken babası bu kutunun kendisinin dünyadan göç edince açılacağını sıkıca tembihledi. O andan itibaren her gün bu kutunun içindeki şeyleri düşünmeye başladı. Okulda , otobüste yada arkadaşlarıyla en eğlenceli sohbetlerin ortasında birden aklına geliyordu. Arada bir hayat koşuşturmacasında aklından çıkmıyor değildi.



      Yıllar bir su damlasının dereye karışımı kadar hızlı geçti. Okul hayatını tamamlamış ve iyi bir işte çalışmaya başlamıştı. Ve yakın zamanda evlenmeyi planlıyordu. Hala o anahtar nereye gitse onunla beraber geliyordu. Çünkü babası ile arasında ki tek bağ oydu. Son zamanlarda kutunun içindekileri hiç merak etmiyordu. Sebebi ise babasının şu sıralar hastane odasında hayata karşı zar atmasıydı. O yıllardır merak ettiği kutuyu iki ömür daha merak edebilirdi yeter ki babası şu  hastaneden kurtulsun başka bir arzusu yoktu. Bir gün doktorlar ömrünün geri kalanını bu küçük hastane odasında geçireceğini söylediler. Çünkü tıbbi araç ve gereçlere yaşamsal faaliyetleri için ihtiyacı vardı. Her gün babasını iş çıkışı ziyarete gidiyordu. Her ziyareti keskin bir bıçak sessizliğinde geçiyordu. O konuşmayı denese bile babası muhabbetin devamını getirmiyordu ve o da sonunda pes edip susuyordu. Ama hiç bir zaman babasından vazgeçmedi her zaman yanında olup hep onun için çabaladı. Her çabası karşılıksız kalsa bile ....

      Sevdiği hanımefendi ile evlilik kararını babasına bildirmişti. Ama artık babası törene katılamayacak kadar bitkindi. Yataktan daha az kalkar oldu. Ve o tarih gelince babasının yanına damatlığı ile girdi. Hayat arkadaşı bu özel an için oda da onları yalnız bırakmıştı. Babasının çökük gözlerine bakarak artık benim de bir yuvam olacak belki bende baba olurum dedi. Bu cümleleri sarf ederken aynı zamanda babasını inceliyordu son zamanlarda çok kilo vermiş yatakla adete bir bütün olmuştu. Oysa önceleri dev gibi bir adamdı. Ama şimdi neredeyse bir çocuk kadar hafif görünüyordu. Babası ona artık zamanı geldi dediğinde neyi kastettiğini anlamıştı. Babası artık gidip bakması gerektiğini de gözleri ile ifade etti. Babasının yanında hızla çıkarken sanırım babasının son zamanlarını yaşadığını kendisi de anlamıştı. Hızla eve doğru yol alırlarken hayat arkadaşı afallamıştı çünkü ona bu kutudan hiç bahsetmemişti. Sabretmesi gerekiğini söyleyerek acele adımlarla bodruma indiler. Bir an duraksadı koskoca 12 yıl bu anı beklemişti. Biraz tozlu olan kutuyu alıp üstünde ki tozu sıkı bir nefes ile üfledi. İçini açtı ve BABAM beni SEVİYORMUŞ dedi...

      Kutunun içerisinde onun ilk patisi , hecelemeye başladığı ilk zamanların videosu , bütün okul hayatı boyunca elde ettiği başarı belgeleri , hatta bir akşam sanırım tam 18. yaş günün de o odasında anahtarı eliyle sımsıkı tutmuş uyurken babasının odasına girip onunla beraber bol gülümsemeli fotoğrafı... Ve bir küçük not :


         Bir çocuk babasını çok küçük yaşlarda kaybetti. Baba sevgisiyle büyümedi ve sana da hiç gösteremedi hep çekindi uzak tuttu kendini senden ama bu kutu ...

      Ben başaramadım ama eminim ki sen çok iyi bir baba olacaksın 









24 Temmuz 2015 Cuma

Şu Merete İthafen

20 li yaşlarda olmak zor gibi hele bir de en büyük bahanemiz olan ” abi bu çağa ayak uydurmak çok zor ” kelimesi bize daha çok destek çıkınca. Bunca hızlı yaşamanın verdiği sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de öğütlerin , görevlerin arasında sıkışmak tam bir patlama noktası. En büyük sorunsal ise şu bizden biraz daha büyük neslin hareketlerini bir türlü anlayamamamız. Ne de olsa belli bir noktaya kadar ( burada ”kültürel olarak zorunlu” parantezini açmak istedim ) yaşamsal destekleri bizim üzerimizde.
İki nesil arasında ki kaynaklanan çoğu sorun yaşın getirdiği yavaşlamayla beraber lanet zamanın şu sıralar çok hızlı akması. Bizler 20 li yaşlarda bu hıza ayak uyduramazken , yaşamının ortasında bulunan bireyleri yadırgar olduk. Adam daha dün köyde radyonun başında haberleri dinlerken bir anda eline akıllı telefon dedikleri şey geçiyor üstüne bir de şu internet denilen mecranın karmaşıklığı ee haliyle bir afallama olmuyor değil. İletişim denilen şeyin sosyal medya mecralarına taşınmasını gören ağacımız bu şekilde çocuklarını daha iyi anlayabileceğini düşünüp bu okyanusa bir giriş yapıyor. Can yeleğinin olmaması onu bir çeşit akıma doğru sürüklüyor derken facebook da açılan değişik albüm adları yada fotoğrafların altına çokça selamlamalı yorumlar bol bol yutuluyor. Tam boğulacakken biz geliyoruz ” ya babaaa , annee napıyorsun sen ” gibi… Kurtardığımızı zannediyoruz ama onları biraz üzüyoruz , utandırıyoruz.

Ailesinden utanan bir çok arkadaşınız vardır bunu net bir şekilde söylemese de bazı hareketleri size bunu anlatır. Sürekli onları bir küçümseme çabası alay etme vs vs.. Bu süreçte şu yaşların en zor alışkanlığı olan sabır devreye girmeli oturup saatler sürse bile şu meretin nasıl kullanılacağı öğretilmeli. Sonuçta bu adam sana götün bokluyken kumanda kullanmayı öğretti azıcıkta olsa ona bir teknoloji vefa borcun var dimi ama ?
Bir de bu işin diğer yönü var hani şu teknolojiden anlayan ebeveynler işte onlar en tehlikelileri hele bir de çocuğu susturmak için tablet tutuşturuyor ise tamam işte aptal bir nesil geliyor hatta çok geç bile olabilir !!! O yaşlarda ki bir çocuğun kavrama haznesi ileri ki yaşlarına nazaran üst düzeydedir. Son zamanlar da bu daha çok anlaşılır bir hal aldı ve bilinçli insanlar çocuklarına dil eğitimini daha o yaşlarda enjekte etmeyi uygun gördüler ki alınan sonuç muazzam. Çocuk daha liseye geçmeden yabancı dil hakkında bir çok bilgiye sahip olabiliyor. Güzelim yaşları böyle değerlendirmektense şu saçma telefon uygulamaları arasında bir şeyler öğrenmeye çalışıyor çocuklar. Öğreniyorlar ama bir takım kelime öbeklerini çok erken yaşta kapıyorlar. Bence bunun zararını çok sonraları anlayacağız. Yaşam ile öğrenme arasında bir yerlerde bir denklem var ve biz onu bozduk. Ve hani diyoruz ya bazen ” çocuğun yaşa bak kullandığı kelimeye bak , ne kadar zeki ” özellikle ben bu kelimeye artık katılmıyorum. Her yaşın bir güzelliği saflığı var çocuk daha kelimeleri zor seçiyor ve üstelik normalde kullandığı sözcüğün anlamını lisede anca öğretiyorlar. Bu bir bakıma tehlikeli ki biz 5 yaşında ki çocuktan 20li yaşlarda ki gibi konuşmasını davranmasını istersek bu korkunç bir sonuç doğurur. Ortada çocukluk dönemi falan kalmaz. Al sana bunların sonunda yaşanmamış bir evre ve erken bunalım. Bu paragrafımızda da şuraya gelelim ; sırf 5-10 dakika nefes almak için çocuklarınızı o kutuların karşısına koymak yerine biraz daha bilinçli kullanıma teşvik etmek gerekir yoksa ileri ki yaşlarda tek besin kaynağı olarak o kutuların içinde ki boş şeyleri görecekler.

Her iki tarafında dikkat etmesi gereken bazı şeylerin olduğu çok açık , ne bu çağın gerekliliğinden uzak kalmak iyi ne de onun içine dalıp asıl olanı unutmak … Eğer ki ileri de bir çocuğum olursa istediği bir spor dalına yazdıracağım ama zorla değil isterse her birinde 1 ay kalsın ama onun evde teknoloji ile şişmanlamasına müsaade etmeyeceğim. He bir de beni hep kanepede kitap ile hatırlayacak çünkü okuyasım olmasa bile sırf onda güzel bir etki yaratmak için kitaba gerekirse boş boş saatlerce bakacağım…

Büyük Patlamaya Karşı Bir Kaç Satır

  1. Standart olan yada daha monoton deyişle ” monoton ” olan bizler miyiz ? Yoksa her sabah doğan güneş mi ?
  2. Aynılaşmanın getirdiği rahatlık mı daha cazip , farkındalığın heyecanı mı ?
  3. Duygular mı doğru , mantıken ile başlayan cümleler mi ?
  4. Bilmenin ortaya çıkardığı yeni sorunlar mı yahut cahilliğin ferahlığı mı ?
Sabah eklentileri ; tik tak 06.07.. Aslında 06.05 ama baktığımda denk geldiğine ben bile inanmadım o yüzden inandırıcı olsun diye 2 dakika da ben ekledim kurulu düzene.
Boyalı tuğlalardan yavaşça çıkan bir çift ayakkabı. Akşam evde ki ay sonu hesabı ardından güncel olan faturanın son günü. 7-8 binanın ardından sola dönen ve kaybolan bir hikaye… Artık pencereden bakan başka birinin hikayesinde.

1.1  Ben yine monoton güneşin her gün aynı şeyi yapmaktan sıkılmayışının sorusuna döneyim. Sen bir de benim olduğum taraftan bir seher vakti bir tepeden kendine bak. Kendini o saatlerde hafif kızıllığında görmeni isterdim. Kıskanç tebessümünü takındığını varsayarak konumu değiştiriyorum.
2.1 Sabaha karşı uyuyarak çok isyan ettim kendimce kurulu düzene. Bu hareketime karşılık alkışlar , curcunalar , kutlamalar bekledim. Ben sizin sinekli götlerinizle aynı kaderi paylaşmıyorum dedim. Yatak odasından daha serin olan misafir odasında ki bol yastıklı koltuğun içinde bir şey başarmışcasına farkındalığın heyecanını yaşadım , yere ayağımı uzattığım yastık düşerken.
3.1 Her şeyi sana bağladım eyy Sabah ! Yeter artık bunca koşuşturan kafanın üstüne doğuşun. Biraz kaybol ortalardan bizim de yalnız kalmaya ihtiyacımız var. Mantığa sığmayan cümleler kurduğumun farkındayım belkide SANA göre… Ama her sabaha eyvallahın var da iki – üç satırıma mı sitemin , biraz duygusal ol.
4.1 Bu sefer yeneceğim seni sabah … Artık değiştiriyorum biyolojik saatimi bakalım kim daha inatçı. Sonucunda olanlar beni bağlamaz. Ama eminim ki sende büyük patlamalara yol açar. Sanma ki biliyorum sonunu , sadece cahilliğin ferahlığında kafamın ucu..
He bu arada belkide gölgemin sana ihtiyacı vardır bu konuda onunla hiç konuşmadım. Ortalardan kaybolmadan önce yanıma bir uğra sana hakkında hiç fikrinin olmadığı geceden bahsedeyim.

# yeniyazı # beğengeç # takibetakip # sıkıcıbirgün

Başlamadan önce burada 140 karakterden fazlası var. Eğer isterseniz 140 karakterlik paragraflar oluşturabilirim. Merak etmeyin bolca fotoğraf koymaya çalıştım. Ama altlarında bir like butonu yok. Biraz da facebook vari olsun diye video koydum. Ne de olsa sizleri şu sıralar buralara çekmek kolay değil. Endişelenmeyin ekrana dokunmanıza gerek yok yada belli bir saniye sonra yazı kaybolmayacak. Filtresi olmayan bir yazı ile beraberiz ( #nofilter )
Bir makalede okuduğuma göre akıllı telefon sahibi olanlar ortalama 7-8 dakikada bir telefonlarını kontrol etme ihtiyacı duyuyorlarmış. Onlardan biri değilim demiyorum ama elimden geldiğince yararlı kullanmaya çalışıyorum şu mereti. Yada çoğu zaman başka bir şeyle ilgilenirken odaklanmaya çalışıyorum ( kitap okuma , sohbet etme ) sessize alma cesaretinde bulunabiliyorum.  Çok dikkat ettiğim şeylerden biri de genelde insanlar sosyal medyaları kabul görmek için kullanıyorlar. Aynen şöyle bir durumlar karşılaşıyoruz ; Ben bunu paylaştım ama ?? Sence ?? Güzel miyim , komik miyim , bilgili miyim … Görüyor musun bu aralar ne kadar da çok geziyorum ( olum para da suyunu çekti çekecek )

Aslına bakılırsa şu sosyal medya özellikle twitter bir çok kaynağın tek bir sayfada toplanmasına öncülük ediyor. Düşünüldüğünde bu muazzam bir şey. Ama  kaçımız sayfayı kaydırırken linki tıklayıp içeriği detaylı okuyoruz – inceliyoruz. Burada üşengeçlik devreye giriyor. Her şey den haberim olsun ve geri kalmışım lobu bizi ele geçiriyor. Ben sana net bir şey söyleyeyim dostum 140 karakter ile bir şey elde edemezsin. Üşenmeyip şu linkin içeriğine kafa at. Ve o link ile de yetinmeyip farklı kaynaklarla beraber yola çık. Merak etme çok şey kaçırmazsın sayfanın biraz altında milletin check-in leri var. Tamam belki şu devirde takip edilmesi gereken çokça içerik olabilir. Ama yarım yamalak bilmektense tam bilgi sahibi olmak cazip değil mi ?
Msn ‘ de ne dinliyor özelliğinden bu günlere kadar geldik. ( ve benden söylemesi msn de çevrimdışı takılan kim varsa şimdinin whatsapp da last seenini kapatanlar ) Facebook zamanla yerini az da olsa Twitter ‘ a bıraktı. Ve İnstagram ‘ ın çıkması ile birlikte  etkisi az da olsa azaldı. Tabi kaba tabirce ” kovalama ” ( yeni telaffuzu ile stalk yapma ) oraya doğru bir göç yaşadı. İnsanlar çoğu zamanlarını profillerde fotoğraf bakarak harcıyor. Tabi bununla beraber konuşmak için boş şeyler doğuyor. Bu medya dalının da güzel bir kullanım yolu olabilir. Mesela İnstagram ‘ ın kurulması ile beraber bir çok fotoğraf sanatçısı ortaya çıktı , farklı lenslerden farklı bakış açıları ilginizi çekebilir. Bir göz atın derim isteyenlere de seve seve bolca tavsiye de bulunabilirim. Moda sayfaları yada bol bacaklı fotoğraflardan ise daha yararlı olabilir. Bol bacak demişken bahsetmeden geçemeyeceğim. Bundan bir kaç ay önce özgecan cinayetinden sonra adına açılan hashtag lere yüklenen fotoğraflara bakma fırsatım oldu. Ve bir kez daha nefret ettim , şu medyanın sahteliğinden. Çoğu kişi bu olayı fırsat bilip ” seksi ” kavramını bu yolla ( hashtag ) beğeniye sunmuş. Mide bulandırıcı…

En son ne zaman sokakta top oynayan çocukların toplarına iş oldunuz. Böyle bir şey yapmamız için kafamızı bir kaç inçlik telefonlarımızdan kaldırmamız gerek. Etrafımızda olup bitenlerin farkında olmamak çok acı verici , tabi farkına varırsanız 

Belki şu ciddi paragraf az da olsa sizi bu saçmalıklardan kurtarır yada daha faydalı kullanmanızı sağlar. Artık attığınız her tweet google arama sonuçlarında çıkacak. Çıksın canım ne var bunda diyebilirsiniz. İşte size bir örnek.. Son zamanlarda şirketler iş alımlarından önce kişi hakkında araştırmasını sosyal medya hesaplarına kadar indirgemiş durumda. Hatta ne kadar üretici olup olmadığınıza , paylaşımlarınızın çeşitliliğine yada sıklığına bakarak anlayabiliyorlar.
Kaç dakikanızı çaldım bilmiyorum ama en fazla İnstagram ‘ da bacak , make – up videoları yada arkadaşınızın öğle yemeğini kaçırmışsınızdır.

Minik El

İnsanoğlunun hayatı ortalama 60 – 70 yıl arasında bir yere sıkışmıştır. Daha az mı yaşayan şanslı yoksa daha uzun mu yaşamak işin sırrı onu anlamayacak kadar 20 ‘ li yaşlardayım şu sıralar. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum o da her zaman öz olanın kavranamaması. Dişlerin su dolu bir kapta olsa da yatağını toplayamayacak kadar acelen de olsa öz olanı koca ömrümüzün nadir anlarında anlayabiliyoruz.

İşte o öz olan anlardan biri. 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesi çocuk yoğun bakımın hemen alt katında bulunan küçük bir alan. Daha doğrusu ben buraya özgürlük odası diyorum. Yaptığınız yaramazlıkların gülerek karşılanabildiği tek yer. Hasta olan küçük kelebeklerin özgürlük odası burası. Bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum ; duvarda minik ellerin çizdiği yüzlerce masum çizgi ve en acısı da kanatlarının çabuk yorulmasından dolayı sandalyeye ihtiyaç duymuş bir melek… Belki zıplayarak daha yükseğe çizgiler atabilirdi ama o da farkındaydı bazı şeylerin.
Bu tür şeylere şahit olunca hiçbir şey demeden tek bir kelime dahi etmeden tebessüm ediyorum , ediyorum ama belkide en çok akan göz yaşına bedel bir tebessüm. Kalem olmasını istedim yanımda o anda yazmak istedim her birinin çizgisinin altına hayatımda gördüğüm en iyi ressam sensin diye…
Büyük mücadelenin içerisinde dünyaya karşı olan savaşa sadece olgun erkekler çağrılmıyor. Bu alanda herkese davet var. Minik ellerinden tutun rüzgarın dişlerinde cereyan yapan küçük gülüşlere kadar. Özü görmek için beklemeyin gidin sarılın gidemeyeceğiniz uzaklıktaysa merak etmeyin sesiniz bile bir sarılmaya bedel.
Minik bir ele sığacak minik bir yazı yazmak istedim…

Geçici Bir Süreliğine

Aslında pek plana gerek duymadım bu yazıyı yazarken yada nerede paragraf başı yapacağıma da karar vermedim henüz , sadece bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım.
Burada da paragraf başı yapmak istedim nedenini bilmiyorum bilgisayarımın saati 14.25 , tam arkamda duran çalar saat ise 5 dakika ileride bunların pek de bir önemi yok. Ben sadece sizin gibi durup dururken içinden konuşan birisiyim . Bu sefer konuşurken yazmak istedim acaba ne diyor içimde ki ses diye merak ettim. Duymak istediklerimi mi söylüyor yoksa her şey burada somutlaşınca da aynı şeyleri söyleyecek mi ?
Bu illüstrasyon SabitFikir dergisinden alınmıştır

Bazen  düşünüyorum neden şu anda buradayım neden bunları yapıyorum acaba ileride ne yapacağım asıl gayem ne burada olmamın nedeni ne ? Belki 40 belki de 50 yılım kaldı. Satırlarda yer alan zaman bile bunun ispatı aslında , her harfde her satırda azalan zamanımın. Geriye dönüp bakıyorum geçirdiğim zamanı çarpıyorum dakikalarla ne kadardır buradayım ne yaptım şu zamana kadar istediklerimi mi yoksa öğretileni mi ? Hangisi doğru onu bile bilmiyorum yaşayarak öğreniyorum , geç mi oluyor derseniz bilmiyorum. Bunu bilmem için bir sonu görmem lazım , ancak o zaman demem lazım evet geç oldu diye. Bu bilinmezlik beni başka şeylere sürüklüyor belki diyorum biraz daha zaman vardır geç değildir. Duruyorum bazende sebepsizce dalıyorum somutlaştırmaya çalışıyorum kafamdakileri . Acaba diyorum ev , araba yada para için mi varım yoksa gelip geçiciliğin kanıtımıyım. Kanıt olabilirim , sadece ölümün görevini yerine getirmesi gereken bir eylemin parçası olabilirim.
Çevremde ki insanlara bakıyorum yada nesnel olan her şeye şöyle bir göz gezdirip gözlerimi kapatıyorum. Kapatıyorum ve diyorum ki umarım hala oradasınızdır. Yoksa sadece benim duyu organlarımın algıladığı yerlerde mi varsınız. Umarım böyle değildir ve ben bu satırları yazarken siz hala okulda , evde yada sokaktasınızdır.
Bu düşüncelerden bilgisayarımı kapatıp dışarı çıkınca , zihnimin oyununa katılınca kurtulacağım. Somut şeylerle dünyevi aldatmaca ile karşılaşınca yine aynı ben olacağım. Şu anda sadece koca evrende kendime ayırdığım zamanın ispatı olsun istedim bu paragraflar. Ne gerçek yada neyin gerçek olmasını istediğimi bilmiyorum ama kafamın içinde ki her şeye sonsuz saygım var. Sanırım ancak bu şekilde kendi tiyatromda perdelerin kapanmasını engelleyebilirim , geçici bir süreliğine olsa da…

Bir Garip Hikaye ( dir ) Bu Ne Şahidi Ne De Yaşayanı Vardır

Okumadan önce bir öneri burada verdiğim link de ki soundtrack ile okursanız daha iyi olacağını düşünüyorum : https://www.youtube.com/watch?v=RxabLA7UQ9k
Hızlı adımlarla yan odaya geçti. Biraz sessizliğe ihtiyacı vardı , böylelikle sadece kendini dinleyebilirdi. Çok geçmeden arkasından odaya kız arkadaşı bir hışımla girerek neden insanların içinde bu kadar garip davrandığını sordu. Ne cevap verecek bir hali ne de bir cevabı vardı. Tek çare sokaklara atmaktı kendini. Hiçbir şey demeden paltosunu alıp çıktı. Arkasından da -nereye gidiyorsun seni dengesiz şey şapkasını da alarak.
Saat gece yarısına yaklaşıyordu , hiç değilse insanlardan uzak sokaklar ona kucak açmıştı. Saatlerce semtin sokaklarında küçük taşlar tekmeledi. Bir çok derdin üstesinden gelmişti ama bu durum ile nasıl başa çıkacaktı. Evet kimseye , kimselere diyemiyordu ki ben sizin düşüncelerinizi , sahte gülüşleriniz ardında ki kafanızın içindekileri okuyabiliyorum. Belki de bu yeteneğe sahip olmadan önce deselerdi ona böyle bir yeteneğe sahip olmak ister misin diye kuşkusuz evet derdi. Ama şu anda o kadar kötü bir şey olduğunu düşünüyordu ki bu yeteneğin , çoğu zamanını tek geçirmeye çalışıyordu. Çünkü artık insanlara iğrenir gözlerle bakmaya başlamıştı.
Sabah olmak üzereydi , evin yolunu alan yokuşu çıkarken köşe başında dışarı ekmekleri koyan fırıncı Hasan usta ile karşılaştı. Hasan usta 60′ ında bir fırıncı idi. Küçük bir fırında tek başına günde çıkarabildiği kadar ekmek çıkarıyordu. Çok olmamıştı bu köşeye geleli , fırını açmıştı ve tüm mahalleli benimsemişti onu. Önce ki hayatı hakkında kimsenin bir fikri yoktu. Bizimkini gören Hasan usta ekmek sıcaklığında bir gülümseme ile selam vermişti. Bizimkisi de gayri ihtiyari selamı almıştı. Bir dakika garip bir şey olmuştu. O fırıncının selamı ve yüzündeki gülümseme düşünceleri ile eşleşiyordu. Uzun aradan sonra düzgün bir insan ile konuşmak için sabırsızlanıyordu bizim düşünce okuyucusu… Bir anda kendini Hasan ustanın fırınında çay içerken buldu. Muhabbeti bir dere kadar akışkan olan Hasan ustanın söylediği şeyler o kadar öz o kadar güzeldi ki artık bizim karakter neredeyse düşünce okuma özelliğini yitirdi sanmıştı ki fırına orta yaşlarda bir adam girene kadar. Bir ekmek aldı ve Hasan ustaya hesaba yazmasını söyledi. Bizimkisi o adamı gördüğü anda yeteneği şimşek gibi geri gelmişti. O sahte gülüşünün arkasında , parası olduğu halde Hasan ustanın iyi niyetini veresiye defterine yazdırma düşüncesi vardı. Adam çıktıktan sonra Hasan usta çayları tazelemek için tekrar kalktığında bizimkisi de müsaade isteyip eve doğru geçti.

Kız arkadaşı televizyon karşısında uyuya kalmıştı. Battaniye ile üstünü örtüp odaya geçti. Ama uykusu onunla değildi. Balkonda yeni doğmakta olan güneşin serinliğinde sigarasını yaktı. Hasan ustaya anlatmalımıydı , inanırmıydı acaba ona. Sigarası ile beraber bu düşüncesi de bir anda bitiverdi. İçeriye doğru geçip uyuyan kız arkadaşının saçlarını gözünden çekip ona baktı. Uyandığında kız arkadaşının yorganı onun üstündeydi. Sanırım hemen kanepenin yanında uyuya kalmıştı. Ve sehpanın üstünde bir not vardı. – Okula geçiyorum kendine gelmeden bir yere gitmeye çalışma çünkü saçmalıyorsun. Kağıdı buruşturup , yere attı. Kolaydı söylemesi , ilk önce insanlar kendilerine gelebilsin onun derdi insanların kendilerinde olmayışıydı zaten.
Şu sıralar yediği tek şey bolca insanların düşünceleriydi  zaten pek de aç hissetmiyordu , hazırlanıp okula geçmesinin iyi bir fikir olacağını düşündü.  Taktik değişikliği yapacaktı , üstüne gidecekti bu sefer onu rahatsız eden şeyin. Ama bu hiç de kolay olmadı. Daha kampüsün kapısından girmişti ki o sahte düşünceler hemen bulut kütlesi olmuştu kafasında.  Derken kız arkadaşını ona doğru gelirken gördü – Umarım bu sefer bir anda gidip garip bir duruma düşürmezsin kendini. Bizimkisi hiç cevap vermedi , hadi sınıfa geçelim dercesine kafasıyla işaret etti sadece. Ama bir terslik vardı , kız arkadaşının düşüncelerinde. Onun bazı düşüncelerinin sahte olduğunu biliyordu evet ama artık onda ki kendisi de sahteydi. O sırada koridorda ilerlemekteydiler , bir anda kolundan sıkıca tuttu ve – Bu saçma yeteneğim keşke hiç var olmasaydı da hala beni sevdiğini sansaydım diye bağırdı. Kız arkadaşı dumur olmuştu. Bunu nasıl anlamıştı , anlam veremiyordu. Bizim çocuk hızlı adımlarla fakülteden ardından kampüsten çıkıp eve gitmek ve artık buralardan uzağa gitmeyi kafasında kurguluyordu. Küçük bir sırt çantası hazırladı. Umurunda değildi hiçbir şey .. Okulu , evi yada tanıdığı herkes , sadece uzaklaşmak vardı kafasında. Belki de tek yönlü bir bilet ile…
Hasan usta uyukladığı tezgahtan boyun ağrısı ile uyandı. O yıllar önce bastırmayı başardığı yeteneği yine kendini bir rüyada hatırlaması ile geri gelmişti. Her şeyi geride bıraktığını sanmıştı. Çünkü kendi rüyasında bile sadece kendi ismi vardı. Belkide kendini kandırmıştı o illetten kurtulduğunu sanarak , oysaki sadece eski hayatında ki kişileri unutabilmişti. Ama o illet hala peşindeydi…
Ve sanırım Hasan usta illetine kavuştuğuna göre artık sizinde ne düşündüğünüzü biliyor…

Love , Lieben , Aimer , Sevgi …

Her dilde farklı söylenir , herkese farklı çağrışım yapar. Ama asla tek bir şeyi ifade etmez… Popoya vurulan küçük şaplak ile başlar , kalbin son titreyişine kadar devam eder. Sevgi nedir sorusu belkide en kolay sorudur. Cevabını vermeye korksan bile vardır en derininde karşılığı. Muhakkak ki senin sahip olduğun en güzel cevaptır. Çok canını acıtır yada bir çok tutkunun başlangıcıdır. Her duygudan arına bilirsin , üstüne hafızanı bile sildirebilirsin ama o yinede sen farkında olmadan gelir.
Kimileri için saklanmaması gereken , paylaşılması gereken bir hazinedir. Kimileri için ise en derininde kitli kalması , kimsenin anlamaması gereken şeydir. Duyu organları ile algılanamaz. Çok daha farklıdır onu hissetmek. Kalbinin tam altında bulunan heyecan baloncuğundan beslenir. Hani o şiştikçe kalbini okşayan baloncuk.


Güldürür be kardeşim heyecanlandırır , endişelendirir sana yaşadığını hissettirir. Tek özgür olduğun zorlanmadan işleve koyabileceğin şeydir sevgi. Üstelik kendisini kullanman için senden bir şey istemez. Karşılıksızdır sana kendisini şu dünyada kimsenin sunmayacağı gibi sunar. İstediğin gibi kullanabilirsin onu , aklına gelen her şeye yükleyebilirsin. Ne kaldı başka bu kadar saf olan saflığından emin olduğun katkısız hissettiğin. Şöyle bir kaç dakika düşün neleri kaybettin onca uğraşlarına isteklerine arzularına rağmen . Hiç seni yalnız bıraktı mı en nefret dolu olduğun anlarının bile sebebi oydu.
Utanma!! sana afilli cümleler ile ifade et demiyorum sevgini , yada herkese bağır duymayan kalmasın da demiyorum. Sahip olduğun sevginin öznesi kim ise ona göster. Unutma sevgi hiç terketmez sadece öznesini değiştirir ama seni hiç terketmez…

Amansız Düşünce

Bu sefer yazma isteği uyandıran şey ortaya yeni şeyler çıkarmak değil , hep var olan bir şey hakkında konuşmak. Merak ediyorum size de , sizde de oluyor mu bu karmaşımlar. Bunu ben mi düşünüyorum dediğiniz durumlar. Kendinizi fikirleriniz nedeni ile yargıladığınız durumlar. Dakikalarca içinizde toplantılar yaptığınız zamanlar. Masadan kalkınca asıl korkmanız gerekenin kendiniz olduğunu hissediyor musunuz ? Aşmanız gereken şeylerin başından beri içinizde bir yerlerde olduğunu bilmek ve bunu kendinize söyleyememek… Düşünsene kendin ile baş başa kaldığını seni asla yalnız bırakmayacağını , biraz korkunç değil mi hiç susmayan sen ? İyi ki sadece akşamları yastık ile baş başa kalınca devreye giriyor o sürekli konuşan şey. Ya da aslında hep devrede de duymamazlıktan mı geliyoruz ? Kendine bile itiraf edemediğin şeyleri nereye atıyorsun , nerede saklıyorsun onları ne kadar daha biriktireceksin.

Herkesi her şeyi zamanla öyle yada böyle aşarsın peki sen de o bahsettiğimiz her şeye dahil misin ? Bazen şöyle bir bakıyorum sokakta yürürken insanlara , o kafalarının içinde o anda neyle savaştıklarını anlayabiliyorum bir şeyler ile uğraşıyorlar savaş içindeler sürekli . Bilmek istiyorum görmek istiyorum mücadele ettiklerini , benimkiler gibi mi acaba ortaya çıkarmaktan kendime bile söylemekten korktuğum şeyler gibi mi… Yıkılmaz bir güç oluşturmak isteseydim herkesin içinden bir parça alırdım. Sürekli istemediğin şeyi haykıran hiç durmadan sana iğne batıran içindeki o şeyden bir parça alırdım. Korkuyorsunuz biliyorum hazır olmadığınız bir anda onu susturamamaktan yada acaba gerçekten böyle mi demekten. Gerçekleriniz hep var sadece açığa çıkartmıyorsunuz , üzerinizde ki deri organlarınız gibi onu da içeride tutuyor. Eminim düşünceleriniz doğrultusunda şekil alsaydı vücudlarımız şu an ki halimizden çok daha farklı olurduk her birimiz. Kendimizi kandırıyoruz bari birbirimizi kandırmayalım. Dedim ya düşüncelerinizi merak ediyorum , içinizde ne ile savaştığınızı bir türlü açığa çıkamayan hep kutunun içine koyup üstüne bir de örtü dikmeye çalıştığınız düşüncelerinizi …
Ve unutmayın kendiniz tarafından sürekli yenileceksiniz. O sizden birkaç hamle sonrasını çoktan yaptı. Belkide budur doğru olan  burada olmamızın sebebi budur belki de , hep geriden gelip hamleleri anlamaya çalışmak. Ben sizde ki olan şeyi yaklaşık 3 dakika kadar susturdum bundan sonrası sizde…

Bir Dizi Olaylar

O sabah erken kalkması gerekiyordu. Çünkü iş yerinde onun son günüydü. Ve birkaç saat erken kalkmanın heyecanını gidereceğini ummuştu. Bugün yaklaşık 25 yıldır emek verdiği şirketten ayrılıp , geri kalan zamanını kahvaltı sonrasında ki gazetelere ayırmak istiyordu. Bu sabah kahvaltı da pek de bir şey yiyememişti , sanırım iş macerasının sonuna gelmek onu garip bir havaya sokmuştu. Kahvaltılığı dolaba koyarken reçeli dökmesi küçük bir telaşa sebep olmuştu onun için. Halbuki daha çok zamanı vardı , geç kalması imkansızdı. Bu onu sadece 5 dakikasına sebep oldu. Bir an önce evden çıkmak istiyordu hava almanın onu daha iyi edeceğini umuyordu.
Durağa doğru yola koyuldu. Sokağın köşesinden dönünce , duraktan kalkmakta olan otobüse yetişemeyeceğini anlaması adımlarını yavaşlatıp sigara yakmasına yardımcı oldu. Gitmesi gereken durağın biraz daha gerisinde bırakan otobüse bindi. Tabi sigarası bu karakterinde otobüs gelince hemen bitmemişti. Yarısında olan sigarayı mazgala doğru fırlatıp otobüse bindi. Cüzdanı iyi ki arka cebindeydi. Çünkü sigarasını çıkardığı çantası durakta kalmıştı. Yani içerisinde akşam eşi ile beraber gideceği biletler ile birlikte. Otobüsten inmesinin iş yerinde ki onun için hazırlanan küçük hazırlığa ihanet olarak gördü. Çünkü artık geri dönmek 25 yıl geç kalınmamış işe son gün geç kalmak demekti. Önemli olan zaten cüzdan ve telefon diyerek yola devam etti. Konser bileti işine ilerleyen saatlerde bir çözüm düşünecekti.

Yol çalışması nedeniyle otobüsten planladığı duraktan çok daha önce inmek zorunda kaldı. Yani daha fazla yol yürümesi gerekecekti. Yağmurun başlaması da ona gökyüzünün bir göz kırpmasıydı. ” Hadi ama sen başrol oyuncumuzsun tabi ki yağmur başlayacak. ” Yana taradığı saçları artık kaşları ile bir bütün halindeydi. Pek de aldırmadı ne de olsa henüz üstü başı çamur değildi. Az ileride kısa sürede su birikintisi oluşturan yağmur damlacıkları , arabanın geçmesi ile bir kez daha göz kırptı. Artık aldırması gerekiyordu. Ne de olsa kumaş pantolonu ve ceketi , doğanın sanatsal fırçası ile çamur içindeydi. Büfede gördüğü ıslak mendil ile elinden geldiğince çamuru çıkarmaya çalıştı. Artık tek isteği bir an önce iş yerine varmaktı. Büfe de ıslak mendil ile kendini , kıyafetleri çamaşır makinesi gibi temizlemeye çalıştığını sanması büfecinin öksürüğü ile bölündü. Üstünü temizleme telaşından parayı verememişti. Zaten vermesi de imkansızdı. Arka cebine elini götürdüğünde , sanki bir düğmeye basmış gibi yüzü kızardı. Cebi çok da büyük değildi neredeydi bu cüzdan. Sanırım otobüsten inince ya düşürdü yada soyulmuştu. Evet şimdi gelelim büfeciye kimlik kartımızı bırakmaya , hani türk usulü ” abi bu sende kalsın gelip vericem parayı ” Dur lan alt tarafı bir ıslak mendil abartmaya gerek yok. Zaten cüzdan da yok. Ne olacak daha sonra geçerken veririz deriz. 1 lirasını yiyecek halimiz yok ya ! Bir öksürük daha büfeci abimizden. Bizimkisi kendi ile konuştuğunu anlayınca , nefes alıp girer söze. Şey cüzdanım ..  Büfeci abi bu sefer öksürmeden – hadi kardeşim ver de sabah siftahımızı yapalım uğraştırma bizi. Bizimkinin aklına bu kadar büyüteceği gelmemişti tabi. Ne yapalım artık ön cepde ki telefon iyi ki duruyor. Telefonu ıslak mendile kefil ettikten sonra şu meşhur iş yerine doğru tekrar yola koyuldu.
Bir dakika ya bizim karakterimiz hiç sinirlenmedi. Nasıl insansın sen taş olsa çatlar bu sabır ile.. Yolda yürürken birden o reçel aklına gelir. AH ulan reçel !! Dökülmeseydin otobüs kaçmayacaktı , saçlar bozulmayacaktı , çamur üstümü tuval olarak kullanmayacaktı , cüzdanı kaptırmayacaktık ve tabi ıslak mendili telefona tercih etmeyecektik.
Konuk Oyuncu : REÇEL

Güzel Vs Estetik

Güzellik denilen şey her şeyi içine aldığı gibi hiçbir şeyi de kapsamayabilir. Eğer herkese özel bir güzellik kavramı var ise az önce dediğimden bahsetmek yanlış olmaz. Güzelliğe bir bütün olarak bakılırsa herhangi bir duygu belirtmeden yada etkileşim içerisinde olmadan ; burada etkileşim içinde olduğumuz şey , güzel diye yorum yapabileceğimiz herhangi bir nesne yada kişi olsun. Eğer ki ben , belirlenen şeye baktığımda nötr davranabilirsem güzel demekte çok da zorlanmam. Güzel kelimesi – kavramını zora sokan etmen estetiktir. İşte nötr olarak davranamadığımız durum estetikten sonra başlar.
Duymuşsunuzdur 1503 yılından beri Mona Lisa ‘ nın gülümsemesi herkese dert olmuştur. Yani bu kadıncağız gülüyor mu ağlıyor mu kimse tam olarak karar verememiştir

Güzelliği bene indirgemeye kalkışabilirdik tabi estetik denen şey ortaya çıkmasaydı. Estetik denilen kavram , toplumsal bir yargı halini alan en kolay şeydir. Hepimiz bir toplumun üyesiyiz. Doğal olarak estetik anlayışı toplumda bulunduğu için ortak bir kanı olmuş oluyor. Yani kendi belirlediğim nesne benim güzellik anlayışımı ortaya çıkarabilir , tabi siz ona estetik kavramının ortaya çıkısından hemen önce bakarsanız. Toplum var olduğuna göre estetik de her zaman var olacaktır. Estetik sadece çağa ayak uydurmaktır. Yada şöyle diyelim , standart olanın çağa göre farklılaşıp insana dikkat çeker şekilde hitap etmesidir. Güzel denilen şey yani bana göre güzel olan şey , boş bir kağıttır. Çünkü şu anda benim işime yarayan tek şey o. Yani güzeli duruma yada yarar sırasına göre farklılaşan bir kavram olarak adlandırabiliriz. Bu söylenilen pek hoş olmasa da güzellik gibi bir kavramı tekilleştirmek ona yada üzerine yüklenmesi gereken bir çok nesnel yada olmayan şeye haksızlık olur.
Estetik dediğimiz gibi her zaman genel bir kavram olarak kalacaktır. Güzellik ne kadar bene indirilmeye kalkışılırsa estetik her zaman karşısında durup onun sadeleşmesini yada kendi gerçeğini açığa çıkarmasına izin vermeyecektir. Duyusal olan estetik belkide güzel karşısında ki savaşını çokdan kazandı da haberimiz yok. Estetik arkasında ki güzeli görmeniz dileğiyle…

Başlıksız – Anormal – Küçük Bir Hikaye

Evde ki kitaplığın içerisinde ki her şey belli bir hizada , sehpanın üstünde dünden kalan şeyler bile belli bir çizgiye göre düzgün konumda. Salonda bulunan 3 küçük halı köşeleri eşit olacak şekilde duruyor ve aralarında ki mesafe eşit. Geceden kalma bardaklar ve tabaklar bile simetrik şekilde yıkanmayı bekliyor. Bay simetri ile tanışın. Bir dakika tablo sanırım biraz yan onu düzeltsin. Tamam şimdi tanışabiliriz. Düzene inanır biraz fazlaca da olsa sever. Düzeni işine yaradığı için değil tuhaf bir şekilde haz duyduğu için sever. Belkide o kitaplıkta ki kitapları hiç okumamıştır. Ama sürekli düzeltme gereksinimi duyar. Simetrik oluşu kadar titiz bir tip bu bay. Yaşamının büyük bir bölümünü etkileyen bu tarzı işinden kaynaklanıyor. Soğuk kanlı simetrik hastası ve titiz bir katilden bahsediyoruz. Hikayeye giriş devlet dairesinde çalışan hissi vermiş olabilir. Ama onun kaderi bu yönde gelişmiş , çok kurcalamayalım şimdi geçmişi falan da düzenlidir bozmayalım. Neyse karakter bizim ama kiralık diyerek devam edelim.

Her sabah olduğu gibi yatağın sol tarafından kalkıyor ama yorganın sadece sol tarafını açarak çünkü diğer tarafları uyku halindeyken bile köşelere sıkışmış bir şekilde. Hemen yatağın kenarında ki terlikleri giyip banyoya uzanıyor yolu. Alından , kulaklara ve çene altına kadar yüzünü yıkadıktan sonra havlunun nasıl durduğuna bakıp alıyor ve yüzünü kuruluyor. Yine aynı şekilde havluyu koyuyor yerine. Simetriğin mutfağındayız. Kahvaltılıklar için dolabı açıyor. Zeytinler yan yana uzun ince bir şeridin içerisinde ilk onları alıyor hemen yanında duran aynı ölçeklerde kestiği kare şeklinde ki beyaz peynirini daha sonra ise asla yanlara bulaşmamış reçel tabağını. Tabağın yanlarına reçel bulaşması onun sinirlerini altüst eder. Kahvaltılıkları düzgün bir şekilde masaya yerleştiriyor. Sıra geldi tavada yumurtanın sarısını beyazlara eşit uzaklığa yerleştirmeye. Neyse ki tek seferde başarıyor , Bay Simetri. Ne düzgün bir kahvaltı ama tabi lezzeti pek de önemli değil. Kahvaltı masasından sonra gazeteciye tembihlediği onun için bükülmeden gelen gazetesini okumaya başlıyor. Gazete tam bir jilet abi jilet. Ütü bassan bu kadar olmaz gazeteciye o denli tembihlemiş yani. Sayfaları dolaşırken telefonuna gelen özel numarayı cevaplandırıyor. Ve şimdi Bay Simetri sahada yani onu işinde görme fırsatımız doğuyor.
Bu sefer ki görevi 35 yaşında bir şirketin ceosu olan birinin fişini çekmek tabi onun demesi ile temizlemek. Telefon açan kişi ile konuşmak yok görev basit ve adres ,ad her şey mail yoluyla iletiliyor. Paranın yarısı şimdi diğer yarısı ise iş bitince hesabına yatmış oluyor. Bunlar önceden rayına oturmuş şeyler ne de olsa bu ilk işi değil. Bizimkisi işini iyi bilir. Bu arada adamın yaşının 35 olmasına çok seviniyor düz rakamları çok severizde. 34 – 33 falan çok huzursuz şeyler bunlar bizimkisine göre. Gün içerisinde işi bitirmek üzere verilen adrese büyük bir ustalıkla sızıyor. Büyük bir ev eee adam ne de olsa ceo.  Abi bizim adam işinin ustası tek seferde oturma odasında bizim x ceosunu boğarak görevi tamamlıyor. Bir dakika ya ne kadar hızlı oldu her şey. Eve girdi işi bitirdi ve çıkacak mı elini kolunu sallaya sallaya…
Orada bir dur işte. Bay Simetri adamı öldürmeye o kadar çok kitlenmiş ki o sırada girdiği evin dağınıklığı gözünden kaçmış : ) Şu eldivenler engel olur şunları bir çıkartalım. Ne olacak canım şu uydu alıcısının kumandası ile tv kumandasını yan yana koysak aynı hizada dursalar dur be abi şu cdler de tam üst üste gelsin. Lan şu halıyı da düzelttik mi… Haaah bak güneşliği de köşeye toplayalım.
Bay Simetrinin Parmak İzi olabilirmiş aslında hikayenin adı….

Sen Ne Bırakacaksın Bize ?

Bir miktar para , arsa veya birkaç daire yanlarında götüremeyecekleri şeyler. Doğal olarak size kalacak. Onları hatırlama süreniz yada sebebiniz bunlar mı olacak ? Eğer sadece bu ” maddi ” şeyleri ise kişinin sizin hayatınıza etkisi ; arsa değerlenirse , para çoğalırsa , daire iyiyse hatırlanma süresi artacak. Kimse atmosferden göç ettikten sonra sanırım sadece maddi şeyler vasıtası ile hatırlanmak istemez.

Kimilerini yazdıkları eserlerle , kimilerini tarih sahnesinde ki sözleri ile kimilerini ise buluşlarıyla hatırlarız aradan yıllar geçse bile. Tabi hatırlanmak için herkesin icat yada eser gibi ortaya bir şeyler koyması şart değil. Çevrenize yansıyan ahlakınız , nasıl bir birey olduğunuz bu gibi şeylerde buralara bırakabileceğiniz değerler hemde servet niteliğinde.
Bildiğimiz , inandığımız kadarıyla tek bir şansımız var. Ortalama 60-70 yıllık bir süre. Burada bulunduğumuz bu süreçte iletişime geçtiğimiz , hayatında yer edindiğimiz her kişinin hatıralarında ki benliğimiz ile var olmaya devam ederiz. Bu geçici süreçte yaptıklarımızla , insanların hayatlarına etkilerimiz ile hatırlanabiliriz. Yada dediğim gibi somut bir şeyler bırakmak zorunda değiliz ( eser , buluş ) mesela çocuklarımıza vereceğimiz ahlak ; belkide bu sayede iki ömürlük yaşamımız olacak. Ve bizi en iyi şekilde temsil edecekler. Umarım geride kalacak en büyük mirasınız insanların her zaman sizi iyi ve erdemli hatırlamaları olur.
Peki sen ne bırakacaksın bize ??

Bu Sefer Biraz Farklı

21.yy , insan denilen varlığın zirveye hiç olmadığı kadar hızlı adımlar ile çıktığı dönem. Bilim ve teknolojinin sihirli elleri ile kolaylaşan yaşamlar. Kısacası hızın ve pratiğin görkemli çağı.
Bunca faydanın yanında en büyük zararı , aynılaştırma oldu bu 21.yy efendisinin. Bireyler yeme , içme , barınma ve giyinme gibi temel ihtiyaçlar aracılığı ile aynılaştırıldı. Moda içerisinde ki marka akımı zamanla diğer ihtiyaçlarımızda da etkisini hissettirir bir hal aldı. Yiyecek ve barınma da kısa sürede ne yazık ki bu kümede kendine bir yer açtı. Belirlenmiş olanın etrafında döndük durduk. Mavi bere moda kimse kırmızı bere takamaz !! Zamanla temel ihtiyaçların aynılaşması yetmiyormuş gibi 21.yy beyne de bir iğne batırdı. Artık farklı düşünmekte garipsenir – tuhaf karşılanır oldu. Topluma göre yada şöyle diyelim ortaya atılmış ve çoğunluğun yaptığı şeye göre hareket etmemiz istendi.
Hadi Bu Sefer Biraz Farklı olalım mavi bere yerine kırmızı bere takalım. Bende yaratacağım karakteri olağandışı belki de ” ne kadar garip ” cümleleri ile yan yana gelecek şekilde yazmaya karar verdim.

Karakterimize yabancı bir ad koydum. Böylelikle çevreniz de aynı ada sahip kişiler varsa , siz hayal ederken onların  kendi benlikleri ile karışmayacak şöyle diyelim saf bir karakter hayal etmenizi istiyorum.
Adı Antonio , o düz saçlar ülkesinde ki kıvırcık saçlı dostumuz. Farklı alışkanlıkları olan , bizden biraz daha farklı yaşamayı seçenlerden. Moda olan saç modellerini , ceketleri , ayakkabıları pek tercih etmeyen kendince kıyafetler kombin eden ve bu farkındalığı da kendine yakıştıran karakterimiz bulunduğu çevrede zamanla dikkatleri çekecektir. Antonio pahalı kulaklıklar yerine müzik ihtiyacını sokak sanatçılarının yanına giderek karşılayan abimiz. Her gün aynı yerden yemeyip farklı lezzetler peşinde koşan ve bazen aç kalsa da bundan söylenmeyen kardeşimiz. Yağmura yakalanınca umursamayıp anın tadını çıkaran , şemsiyenin altına saklananlara gülerek bakan biri. Aynılaşma hareketinden elinden geldiğince uzaklaşmaya çalışan Antonio…
Şu zamanda aynılıklar o kadar fazla ki karakterin farklılıklarını yazmaya çalışmak saatler alabilir. Eminim ki sizde bazı aynılıklardan şikayetcisinizdir. Bunu bir karakter çizip üzerine yükleyerek açığa çıkarabilirsiniz. Böyle alışılagelmiş şeylerin dışındaki alışkanlıklara , yaşam tarzlarına sahip olmak sanırım kalabalık içerisinden sıyrılmamıza kendimizi daha kolay ve doğru ifade edebilmemize yardımcı olacaktır. Umarım aynılaşmadan kurtulursunuz…
Bir yerde herkes aynı şeyi düşünüyor ise hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir. Mevlana

Bırakın Onları Ben Size İnanıyorum

” Saçmalama abi hiç şansın yok , yok artık daha neler , biraz mantıklı düşün , hiç sanmıyorum , sen mi yapacaksın … ” Bunları okurken hayalleriniz saklanacak yer aramadı umarım. Bakmayın siz onların dediklerine , hadi çıkarın o hayallerinizi ortaya ben size inanıyorum.

Bu konu üzerinde konuşalım istedim. En iyi fikirlerinizi , en güzel hayallerinizi duymak istiyorum. Büyük bir şirket sahibi mi olmak istiyorsunuz , üniversite de profesör yada nitelikli ve birçok ödüle sahip bir yazar. Her şeyi bir kenara bırakıp seyahat etmeyi mi planlıyorsunuz. Hayallerinizi gerçekleştirmek için gerekli olan ilk adımı sanırım ben biliyorum. Merak etmeyin paylaşmak için buradayım. Önünüzde ki en büyük engeliniz ; planlarınız ile aranıza duvar ören , size güvenmeyen , başaramayacağınızı söyleyen insanlar. Duvarın son tuğlasını koymalarına müsaade etmeyin ve bu dakikadan sonra kimsenin size bir şey başaramayacağınızı söylemesine izin vermeyin. Unutmayın başarılı olan ile tek farkınız sizin önünüzde ki duvarın hala duruyor olması. Deminden beri duvar diyorsun kardeşim tamam yıktık diyelim sonrası hakkında bir fikrin var mı ? Var kardeşim. Hadi beraber bolca hata yapalım. Bataklığa girip sonrasına bir dala tutunup çıkalım. Unutma o dal senin umudun. Eğer ki gün gelir umudunu yitirir isen bir dala da sahip olamazsın. Denemeden bilemezsin denemek hata yapmak demektir. Çok da eğlenceli gözükmüyor sanırım. Emin ol bu hatalar hedefine giden yolda ki en iyi yardımcıların. Hata yapmak istemiyorsan olduğun yerde kal ama planların belli bir süre için görünürde kalacak bunu da bil. Ve bir zaman sonra çok geç olacak. Hiç hata yapmamış ve keşkelerle dolu bir yaşamın ortasında bulacaksın kendini.
Sen mi yapacaksın ??! – Evet güzel kardeşim sen yapacaksın ! Kolay gelsin…

Bunca Güzel Yer Varken

Çocukluk , gençlik , yetişkinlik derken emeklilik ; torunlar ve kahveden eve çıkan aynı sokaklar. İnsan ömrü boyunca bir şeylere sahip olmak için gücünün – yaşının yettiği yere kadar çabalar. Kimi zaman bir ev kimi zaman bir araba yada güzel bir oturma odası… Sayılan ihtiyaçlardan bazıları günümüz koşulları için gerekli olabilir ama geri kalan ve sayamadığımız kadar çok olan keyfi ihtiyaçlarımıza harcadığımız enerji eminim ki geçici bir tutam heves için.
Günler , aylar hatta uzun yıllar boyunca okul hayatı yada iş gereği belirli şehirlerde yada ülkelerde bulunmak zorunda kalırız. Bunda herhangi bir gariplik olmamak ile beraber bireyin yaşamını sürdürmesi için belirli koşullarda belli çabalar göstermesi gerekir. Bu süreç boyunca ister istemez zamanın hızı ile mekan monotonluğuna doğru yol alırız. Aynı sokaklar , mahalleler , caddeler kısacası koca bir AYNILIK. Nefes alınan süreç içerisinde , hani şu 1-2 günlük tatillerden bahsediyorum. Bu boş zamanlarda bile aynı cafe – bar yada aynı deniz kenarına gideriz. Bütün boşluğunu alışveriş merkezleri ile dolduranları yada üşengeçlik yapıp pazarı yatağında geçirenlerden bahsetmek bile istemiyorum. Wikipedia verileri ile 206 ülke bulunmakta kürede , hani şu kutuplardan hafifçe basık olan. Hadi biraz daha özele 81 il tamam abi daha da içe girelim 1000e yakın ilçe. Durun dolmuş paralarını da hesaplayacak kadar özele girelim Samsun ‘ un tam 17 tane ilçesi var. Size demiyorum ki milyarlar ile İtalya ‘ ya gidin hele bir yakın yerleri halledelim İtalya ‘ yı da sonra düşünürüz beraber. Çevremde ki insanlara bakıyorum da hep bir üşengeçlik , monotonluğu doyasıya yaşama isteği var. Emeklilikten sonra çok gezeceğim diyen ve sonraları kahvede batak oynayanlar var. Bırakalım abi pazarları uyumayı yada odaya alacağımız yeni moda perde için para biriktirmeyi , bir kez yaşayacaksın şu kutuplardan hafifçe basık olan şeyde git bir gör bakalım neler var. Tanış insanlarla , günü birlik de olsa hatta bir kaç saat olsa bile git gör. Her zaman yeni yerler görmenin insana çok şey kattığını düşünmüşümdür. Yeni mekanlarla beraber ; yeni düşünceler , alışkanlıklar , tatlar , hisler ; kültürler ile tanışırsın. Ne var yani uykusuz kalıp yol sıkıntısı çeksen yada rahatın bozulsa hatta soğuktan titresen … Düşünsene bi , sen yerinde sayıklarken her fırsatta monotonlaşmak için arzularken şu kürede neler oluyor , neler var ; hiç mi merak etmiyorsun senin her sabah yediğin kahvaltı kültürünün diğer yerlerde nasıl olacağını.Hiç mi merak etmiyorsun diğer yerlerin nasıl farkındalıklar barındırdığını.
21 yaşında çok az yer görmeyi tecrübe etmiş biri olarak şimdiden ben misafir odamda ki halıyı değiştirmektense benim için var olmuş olanları (yerleri) görmeyi tercih ederim….




İzmir – Urla

ZAM – AN

Sözlük anlamından giriş yapalım bu meseleye. Bir işin bir oluşun içinde geçtiği ,geçeceği veya geçmekte olduğu süre… Yaşam , biz insanlara kendisini tercihler yolu ile sunar. Yeri gelir oyuncakların arasından tercihini yaparsın yeri gelir geleceğini şekillendirecek iş hayatın için tercihini yaparsın. Seçim yapmak , kolay olmasa da elimizde olan ve özgürlük sınıfında yer alan bir kavramdır. Peki ya zaman ?? Hani şu tutsağı olduğumuz onun tek kelimesine baktığımız – Vakit doldu… Tercihlerimiz neticesinde bizi kral yada köle yapan zaman.
Aylık kredi kartı ekstreleri gibi o ay nelere zaman harcadığımızın ekstreleri gelse , eminim ki gelecek ay ki 1 dakikamız bile planlı geçerdi. Sağlık gibi nitelendirilebilen tek şeydir belkide zaman. Her ikisi de yokluğunu oldukça çok aratır. Şu anda metne ara verin ve bu yaşınıza kadar geçirdiğiniz zamana dönüp bir bakın. Doğru mu kullandınız geri dönelim isterseniz belki düzeltmek istediğiniz şeyler vardır. Kırmak istemediğiniz kalpler , değiştirmek istediğiniz yollar , gerçekleştirmek istediğiniz hayaller… Düşünün zaten elinizden ancak bu gelir. Pişmanlık duyduğunuz bir takım olaylar var ise sanırım zaman şu anda size düşman. Anılarınızı tutsak etmiş ve artık giriş izniniz yok. Aslında gaddar olduğu kadar sevecendir ama onu kullanmasını bilene.

Zaman kimseye ayrımcılık yapmaz. En güzel yanı zenginlerin paralarıyla daha fazla alamamalarıdır. Herkese eşit ve adil davranır. O size bir şans verir bu şans 1 saniye yada 1 yıl olabilir. Bunu değerlendirmek size kalmakla beraber tamamen sınırsız imkana sahipsinizdir. Size güzel anılarda depolayabilir sizi o ana tutsak da edebilir.Bu konu ile ilgili çok sevdiğim bir söz vardır ve sanırım özet olarak geçerli bir söz. Bir yılın değerini anlamak için , final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor. Bir ayın değerini anlamak için , erken doğum yapmış bir anneye sor. Bir haftanın değerini anlamak için , haftalık bir gazetenin editörüne sor. Bir saatin değerini anlamak için , buluşmak için bekleyen aşıklara sor. Bir dakikanın değerini anlamak için , treni , otobüsü ya da uçağı kaçıran birine sor. Bir saniyenin değerini anlamak için , bir kazadan sağ çıkan birine sor. Bir milisaniyenin değerini anlamak için , olimpiyatlarda gümüş madalya kazanmış birine sor.
Ve unutmayın bu konuda ZAM isteyeceğiniz bir patronunuz yok.

Gelecekten Bir Gün

Digitalage dergisinde Ekim sayısında okuduğum ” gelecekten bir gün ” adlı yazı çok hoşuma gitti ve bu yazıyı yani kendi gelecekten bir günümü yazmaya karar verdim.
Yıl 2065… Her zaman ki gibi 11 de kalkıp öğlene kadar uyumuyorum ben diyerek kendimi kandırdıktan sonra yüzümü yıkamak için banyonun yolunu tutuyorum. Aynada günlük hava durumu , gündemden başlıklar ve trafiğin nerede sıkışık olduğu hakkında bilgi… Salona kadar yürümek isterdim serçe parmağımı kapı köşelerine çarpmak eğlenceli olabilirdi ama şu lanet kayan zemin beni otomatik olarak salona götürüyor. Kumanda nerede ya ! saçmalama olum ne kumandası yıl 2065. Beni görür görmez sensörü vasıtası ile tv kanalları bir bir önümde. Evden çıkmama yarım saat olmasına rağmen kendini otomatik olarak kapatıyor. Açıklaması ise şu ” herhangi bir olasılık durumunda gideceğiniz yere geç kalmanızı istemem ” . İyi hadi eyvallah buna da sen karar ver. Gene şu kayan zemin ve asansördeyim bir anda. Asansörün aynasında ki gündem değişmiş biri en son internetten günlük burç yorumunu okumuş. Durağa yetişme gibi bir çabam yok çünkü biliyorum ki beni uyaracak elbet teknolojik bir alet yanımdadır. Durakta şu yeni çıkarttıkları teknobüsleri bekliyorum. Tam da durması gereken yerde ne 1 cm geri ne 1 cm ileri… Otomatik bir ses günaydın efendim arkada bir kişilik boş yer mevcut diyor. Nerede acaba o eski hallenmiş – arkaya ilerleyelim bakın arkada boş yer var diyen şoför dayı… Otobüste herkes uyukluyor normal olarak. İzin yok ki ayılmaya her şey otomatik. Yanımda bulundurduğum taşınabilir projeksiyon aletini çıkartıp yansıtıyorum öndekinin koltuğuna ve sanal kitaplığımdan romanımı bulup okumaya başlıyorum. Elle tutulur his verse bari şu teknolojik kitap okuma. Nerde o eski kitaplar şöyle eline alınca ağırlığını hissettiklerimiz. Buna da lanet ettikten sonra iş yerine varıyorum. Şirketin kapısında ki güvenliğe selam veriyorum selam almadan bugün iyi görünüyorsunuz diyor. Bari şunlara selam alma güncellemesi getirin. Geç kalmadan toplantı odasına varıyorum. Patron hologram ile bağlı ( ulan ilk kullananı hatırlıyorum da bir gülme geliyor ) odaya . Gerekli bilgileri verdikten sonra patt! yok oluyor.
Öğle yemeği zamanı pilav üstü yeşil haplar… Fasulye tadında , daha yararlı , sindirmesi daha kolay ve tabi ki SAĞLIKLI. Odama geçiyorum ve bir iki evrak işlemini yardımcı ofis robotları ile bitirdikten sonra eve gitmek için hazırlanıyorum. Kaygan bir zemin yok daha da iyisi efendim sandalye otomatik asansöre yöneliyor. Asansörde cebimden karıma aldığım yeni vidayı çıkartıp bakıyorum umarım bunu beğenir ve ona uyar. Ne de olsa o bir XCZ217 en iyisine layık …